Anasayfa / KÖŞE YAZILARI / CAFER EFENDİ

CAFER EFENDİ

CAFER EFENDİ

Muhteşem Yüzyıl’ı yeniden izliyorum şu aralar; zira en iyi ve en popüler dönem dizilerindendi. Hürrem Sultan ve İbrahim Paşa’nın güç ve taht savaşları, Valide Sultan’ın “Ama ben anneyim!” feryatları, Hatice Sultan’ın kibirli ve bir o kadar âşık ve iyi sultan halleriyle sürekli ağlaması ve Kanuni’nin ilk hatunu Haseki Sultan Mahidevran’ın her bölüm bitmeyen çilesi ve oğlu Şehzade Mustafa’nın ölüme giden yolculuğu gerçekten heyecan verici. Yani bana şöyle sıkı bir kaos, hatırı sayılır ölçüde entrika, biraz da dram lazımdı; aradığımı buldum! 🙂

Kanuni Sultan Süleyman, siyasi zekâsıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak dönemine padişahlık yapmış, yedi cihana hükmetmiş ama hayatındaki kadınlarla başı bir türlü huzur bulamamış; onların kadınsal oyunlarına ve savaşmalarına hükmedememiş büyük bir padişah (ben söylemiyorum, kendisi söylemiş vallahi :). Yani yüzyıllar öncesi bile aynıymışız; değişen bir şey olmamış. Elektrik icat olmuş, atom parçalanmış, dünya yeni düzene geçmiş ama kadınlar hiç değişmemiş. Velhasılkelam, kadınlarla uğraşmayın beyler; padişah da olsanız fark etmez, alırlar altınızdan tahtınızı, kafanızdan tacınızı; siz de hâlâ “bizim sol kaburgamızdan yaratıldınız” falan diye övünürsünüz anca.

Bu yazı bir feminist yazısı değil, asla yanlış anlaşılmasın. Aşırı doz Hürrem’e maruz kalınca biraz gaza geldim diyelim sadece. Zira onu izleyince hem bir hayranlık hem de içimde her şeyi yapabilecek, iyiyle kötü, hainlikle sadakat arası bir güç hissediyorum kendimde; birazdan geçer, korkmayın 🙂

Konumuz Cafer Efendi. Osmanlı’nın en parlak dönemlerinden birinde yaşamış, esnaf loncaları olarak bilinen teşkilata mensup bir zat. Konuyu kadınlardan buraya nasıl bağlayacağımı bilmiyorum ama yazmak bunun için çok keyifli. Bazen ben bile gidişatı kestiremiyorum; yazmaya başlayınca birden farklı farklı konular aklıma geliyor. Çorbaya dönen bir yazıdan “Eyvah, buradan nasıl çıkacağım?” derken, son bağlamda yazı bitince arkama yaslanıp keyifleniyorum; tıpkı Hürrem gibi. Şaka şaka, tekrar Hürrem’e dönmeyeceğim… belki de dönerim, şimdilik bilmiyorum. Hadi devam edelim bakalım, nasıl nihayete erecek yazımız.

Cafer Efendi çarşıda bakliyat satışı yapıyor ve saraya da mal ve hizmet sunuyor. Bir gün saraya yolladığı nohut çuvalından kurt çıkıyor. Saray aşçısı çuvalı geri yolluyor; yenisi geliyor, o da kurtlu. Diğeri de derken iş, şimdilerin mahkeme başkanı sayılan kadıya kadar gidiyor. Bizdeki gibi “Ahlaksızlık yaptın, hırsızlık yaptın, aman da ne güzel yaptın; hadi devam et, daha da zenginleş, daha çok çal; çaldıkça daha da itibarın olsun; son raddede azıcık yatar çıkarsın ya da yurt dışına kaçarsın” demiyorlar tabii (eyvah, konu siyasete gidiyor; buradan zor çıkarım gibi, hep Hürrem yüzünden). Neyse, Kadı Efendi çok uzatmadan, yıllarca dava dosyası bekletmeden, itirafçı olduydun olmadıydın, arabulucuya gönderseydin vs. demeden iki şahit dinleyip kararını veriyor. Münadi (sokaklarda, pazar yerlerinde veya cami önlerinde ilanları yüksek sesle halka ulaştıran görevlidir) sokaklarda bağırıyor:

“Ey ahali! Duyduk duymayın demeyin! Eminönü loncasına kayıtlı Ahmet Taşhan oğlu Cafer Efendi, halka bozuk mal satıp kasten fahiş fiyat ilan etmek suçundan Kadı Hüsam Efendi tarafından iki yüz akçe zararın ödenmesine ve teşhir cezasına çarptırılmıştır.”

Vay anam vay, cezaya bak! Yani şöyle: Hem zararı karşılayacak hem de saçını falan kesip (görüntüsünden dahi utansın diye) eşeğe Nasrettin Hoca misali ters bindirilip sokaklarda, işlediği suç okuna okuna gezdirilecek. Ne utanç, ne utanç! Bir daha ne esnaf olabilir ne insan içine çıkabilir… Aynı biz!

Şimdi 1500’lü yıllardan gelelim 2026’ya; aradan geçmiş 500 yıl. Bu sürede hanedanlık kalkmış, cariyelik ve kölelik bitmiş, padişaha kulluk ve sonsuz biat sona ermiş (şükürler olsun, Mustafa Kemal Atatürk’ü bize gönderen Allah’a). Beş yüz yılda modernleşmişiz, dijital dönüşümler yaşamışız; atla çekilen arabalardan konuşan elektrikli araçlara, kırk günde ulaklarla giden mektuplardan şak diye telefonlardan atılan mesajlara geçmişiz. Kendi hayatlarımızın sultanı, hünkarı olmuşuz.

Ne büyük nimetler aslında, bakmasını bilene. Lakin bununla birlikte de pek çok şeyi kaybetmişiz. Etik, ahlak duygusu kalmamış mesela. İnsanın insana saygısı zaten bitmiş. Herkes düşmüş geçim derdine, para peşine; bunu yaparken de elindekinin kıymetini unutmuş. Sahip olduklarımız değil, sahip olamadıklarımız ya da başkalarının sahip oldukları boyamış gözümüzü. Saysam sayfalar dolar…

Lakin konuyu toparlamak lazım artık.

Diyeceğim o ki: Cafer Efendi 500 yıl evvel değil de bugün yaşasaydı ne olurdu?

Belki de mesele zamanın değişmesi değil…

İnsanın değişmemesi.

Cafer Efendiler dün de vardı… bugün de var.

Ben dizimi izlemeye devam edeyim; zira Hürrem şimdi de Şehzade Mustafa’nın peşinde, Süleyman’ı dolduruyor…

Kalın sağlıcakla…

Cansu Oktay

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir